The story
Şu an İstanbul’un gürültülü ve kalabalık sokaklarının tam altında, şehrin en derin nefesini aldığı noktadasınız. Yerebatan Sarnıcı’nın serin, rutubetli havası teninize değerken, yukarıdaki modern dünyanın sesleri yerini su damlalarının mistik yankısına bırakıyor. Ben Avsha, bugün bu büyüleyici yeraltı sarayının en karanlık ve en merak uyandıran köşesine, Medusa başlarına giden yolda size eşlik edeceğim.
Önünüzde uzanan üç yüz otuz altı sütunluk bu taş ormanının içinde, ahşap iskele üzerinde yavaşça ilerleyin. Işıklandırmanın suyun üzerinde yarattığı altın sarısı yansımalar, sarnıcın derinliklerinde süzülen devasa sazan balıklarını birer hayalet gibi gösteriyor. Sarnıcın en sonuna, kuzeybatı köşesine doğru yürüdüğünüzde, suların içinden size bakan iki devasa mermer yüzle karşılaşacaksınız.
İşte onlar, yüzyıllardır buranın sırrını saklayan Medusa başlarıdır. Bu başlara baktığınızda ilk dikkatinizi çeken şey, duruşlarındaki gariplik olacak. Biri yan yatmış, diğeri ise tamamen ters duruyor.
Peki, neden? Efsaneye göre Medusa, gözlerine bakan herkesi anında taşa çeviren yılan saçlı bir canavardı. Hikayeye göre Medusa aslında çok güzel bir genç kızdı, ancak Athena tarafından kıskançlıkla lanetlendi.
Bizanslı ustaların bu başları buraya neden bu şekilde yerleştirdiğine dair iki büyük teori var. Birincisi ve en büyüleyici olanı, Medusa’nın o ölümcül bakışlarının etkisini kırmak. Rivayet olunur ki, baş aşağı veya yan duran bir Medusa, bakışlarını size doğrultamaz ve sizi taşa çeviremezdi.
Bu, antik bir koruma tılsımı gibiydi. İkinci ve daha gerçekçi açıklama ise Bizans mühendisliğinin pratik zekasında yatıyor. Sarnıç inşa edilirken, çevre bölgelerdeki antik Roma yapılarından getirilen malzemeler, yani ‘spolia’ dediğimiz devşirme parçalar kullanılmıştı.
Bu başlar, sütunların altını desteklemek için sadece birer kaide olarak getirilmişti. Boyutları sütun yüksekliğine tam uyması için uygun açıda yerleştirilmişlerdi. Yani o görkemli sanat eserleri, aslında sadece birer inşaat malzemesi olarak bu karanlığa terk edilmişti.
Ancak buradaki atmosferi soluduğunuzda, bu teknik açıklamalar büyüsünü biraz yitiriyor. Yüzyıllarca suların altında, zifiri karanlıkta bekleyen bu devasa gözler, sarnıcın sessizliğini koruyan kadim bekçiler gibi hissettiriyor. Başınızı kaldırıp sarnıcın o devasa tavanına ve üzerinizdeki milyonlarca tonluk şehre baktığınızda, bu iki başın neden hala burada olduğunu, bize neyi fısıldadığını daha iyi anlayacaksınız.
İstanbul’un altındaki bu sessiz dünya, geçmişin sadece yıkılmadığını, her zaman yeni bir formla, bazen baş aşağı olsa da yaşamaya devam ettiğini kanıtlıyor. Şimdi, bu gizemli bakışların eşliğinde biraz sessiz kalın ve suyun sesini dinleyerek sarnıcın ruhunu hissetmeye devam edin.